• emre

Küba gezimi kurtaran dört zarif kadın


Küba’ya gitme fikri ne zamandır kafamı kurcalıyordu. Bu fikir içten içe çok da anlamlı bulmadığım bir nedenle kurcalıyordu kafamı, Küba’yı Fidel Castro ölmeden görmek. Halbuki Castro hastalığından dolayı zaten ülke yönetiminde değildi ve ülkeyi kardeşi Raul Castro yönetiyordu. Bu karışık düşünceler içinde, 2016 Kurban Bayramı haftasında çok uygun bir şekilde biletleri ayarlamayı başardım. Aegean firması ile Atina aktarmalı olarak Madrid’e, Madrid’te bir gün kaldıktan sonra AirEuropa ile Madrid-Havana uçuşu yapacaktım. Dönüş de yine aynı şekilde olacaktı.

Birçok yerde yaptığım gibi önce Havana’da 2 gece bir “casa particular” ayarladım Airbnb’den. (Bence kesinlikle bu evlerde kalın gidince, insanlar çok sıcakkanlı ve sempatik). Sonrası belirsiz, tamamen orada hissettiklerime ve konuştuklarıma göre karar verecektim.

Havana’da iki gece kaldıktan sonra, konuştuğum insanların yorumları ve yaptığım değerlendirmeler neticesinde kendimi Vinales’e atmaya karar veriyorum. Burada Havana esas konu olmadığından oranın detaylarına çok girmeyeceğim. Ama Havana doğal olarak Küba’nın en turistik şehirlerinden biri ve insanlar çok sıcak, meraklı, ilgili. Şehri gezmeye başlar başlamaz kendimi bir domino masasında oyun oynarken buldum. Önce izlemeye başlamıştım sonra gel sen de oyna dediler, rom ikram ettiler, sonunda ben de bir şişe rom aldım ve hep beraber içtik. Oyun bitince kalkıp şehri gezmeye devam ettim. Bu arada Küba’da insanlarla biraz daha yakın iletişim kurmam da İspanyolca bilmem ciddi şekilde etkili oldu. Havana, Trinidad gibi şehirlerde İngilizce bilen insanlara rastlamak mümkün ama halkın esas konuştuğu İspanyolca doğal olarak.


Evinde kaldığım sempatik abinin önerisi ile Vinales’e otobüsle gitmeye karar verdim, sonradan anladım yanlış kararmış. Aslında bizdeki gibi araba dolmuşlar varmış, büyük şehirler arasında, “collectivo” dedikleri. Bunu sonradan öğrendim ama demek ki o otobüs macerasını yaşamak gerekiyormuş. “Collectivo” aşağıdaki gibi eski arabaların motorları yenilenerek ve içinde arabanın büyüklüğüne göre 5-8 kişinin seyahat edebildiği araçlar.


Havana’dan Vinales’e giderken otobüs bir anda durdu. Ne olduğunu anlamak için indiğimizde motorun aktarma kayışlarından birinin koptuğunu anladık. Yedek bir torba kayış vardı ama tesadüfe bakın hiçbir kayış kopan kayışın kesitlerine uymuyordu. Tabii bir Türk olarak orada hemen aklıma kadın çorabı çözümü geldi ama içimde tuttum söylemedim. Bu arada Küba’ya ambargo olduğu için yeni otobüslerin çoğu Çin malı.

Eldeki malzemelerle çözüm bulamayan otobüsün şoförü, buraya maceraya geliyorsunuz, alın size esas macera bu diye eğlenmeye çalışıyordu bir taraftan. Yaklaşık 3 saat kadar kaybettikten sonra Vinales’e vardık.


Vinales’te de çok tatlı bir ailenin yanında kaldım, doktor Rosa ve Juan Pedro’nun evlerinde. Daha çok Rosa ile sohbet etme fırsatımız oldu. İki oğullarıyla beraber toplam dört kişilik bir aile. Oğulları dahil hepsi doktor. Hatta kendisi de zamanında doktorluk yapmak için Ektavor’a gitmiş. Küba doktorlarının iyi olduklarını hep duyuyorduk ama canlı bir kanıtı olarak Rosa karşımda duruyordu.


Giderken adresini de aldım, olur da bir şeyler gönderme şansım olur belki diye. Ve gönderdim, Madrid’e uğradığımda İspanyolca bir Kuran buldum oradaki arkadaşımın yardımıyla ve gönderdim. Eline geçip geçmediğini bilmiyorum ama umarım geçmiştir. Bana demiş ki, adresini yazdığı kağıtta, “tekrar dön biran önce”. Ben de öyle umuyorum Rosa, bir gün tekrar Vinales’e geleceğim.


Vinales’ten çok güzel derin duygularla ayrılırken, bu sefer akıllılık edip, Rosa’dan bir “collectivo” bulması konusunda yardım istedim, o da gerekli konuşmaları yaparak bana bir “collectivo” ayarladı. Gayet standart bir yolculuktan sonra Trinidad’a vardım. Asıl maceranın beni beklediği Trinidad. “Collectivo”ların diğer bir güzelliği de sizden kalacağınız evin adresini alıp, sizi o eve kadar bırakmaları, fiyatları da otobüs ya da trenden biraz daha yüksek bazen daha da uygun. Trinidad’ta kalacağım eve ulaşıp biraz dinlendikten sonra hemen şehri gezmeye başladım. Küçük ama şirin bir şehir Trinidad. Bir taraftan da Havana gibi çok turistik, Küba’ya gelen turların hemen hemen hepsinin uğradığı bir şehir.


Trinidad da beni şaşırtmadı ve daha şehri gezmeye başlayalı bir saat bile olmamışken aşağıdaki ikiliyle tanıştım. Hemen kısa bir sohbet, rom ile devam edip uzayan sohbet, sonunda puro ile bağlandı.


Ortadaki şapkalı abinin dükkanını boyuyorlardı beraber. Ama soldaki şapkasız abinin esas mesleği salsa öğretmek. Sonradan sohbette öğrendiğim kadarı ile ortadaki abinin ise boks. Ama kalp problemleri nedeniyle bırakmış, benden bir kum torbası istedi ama onu gönderemedim şimdilik. Sohbet sırasında ben de salsa öğrenmek istiyorum falan derken, hadi öğretelim dediler ve aşağıdaki görüntüler ortaya çıktı.

Muhabbetin sonunda bana bir şey satmaya çalışsa da tamamen temiz ve çok keyifli bir muhabbetti. Tam ayrılırken, kardeşinin oğlunun bir Türk kızla evlendiğini ve gidip onlara bir merhaba dersem çok mutlu olacağını söyledi. Bunlar benim için bulunmaz fırsat olduğundan adresi alıp hemen gittim. Kapıdan kafayı uzatır uzatmaz yine sıcak bir karşılama ve duvarda meşhur çiftin fotoğrafı.


Sohbet Türkiye üzerinden ve evlilikten devam ederken, Türk dizilerini çokça izlediklerinden bahsettiler. Hatta en popüler isimlerden biri Özcan Deniz burada. Ben de inanmakta zorlandım ama Özcan Deniz gerçekten çok beğeniliyor. Ve eğer şimdi Özcan Deniz’i İspanyolca konuşurken izlemeye hazırsanız buyurun.

Çok eğlenceli geçen bir akşamın ardından eve döndüm. Hedefim ertesi gün sabah 9’da kalkacak olan nostaljik treni yakalayıp “Valley de los Ingenios”a gitmek. Ben sabah erkenden orada oldum ve beklemeye başladım. Aşağıdaki yapı tren için bileti aldığımız bir nevi istasyon ve onun çevresi.



Böylece tren saatini beklerken ve etrafa bakınırken bir görevliyle iletişim kurmaya çalışan bir kadın gördüm. Durumu pek parlak gözükmüyordu çünkü o derdini İngilizce anlatmaya çalışırken adam İspanyolca cevap veriyordu. Bunu gören ben, olayın kahramanlarından kadına yaklaşarak isterseniz yardım edebilirim dedim İngilizce. O da bana “Where are you from?” dedi. Sonradan bana söylediğine göre konuşma tarzımdan Türk olduğumu anlamış. Türkiye diye cevap verince, başladı Türkçe konuşmaya. Aynı trenle onlar da bir grup arkadaş bir önceki gün vadiye gitmişler ve yemek yedikleri restoranda hediye aldığı eşyaları unutmuş. Adamla konuşup restoranı arattık ve unutulan çantanın orada olduğunu öğrendik. Ben zaten geziye gittiğim için dönüş saatinde beni beklerlerse çantayı onlara getirebileceğimi söyledim ve o şekilde tren gezisine başladım.

Tren eski ve nostaljik bir tren. Küçük bir bahşiş bırakıp treni siz kullanıyormuş gibi bile yapabiliyorsunuz.



Trende çalışanlar belli ki bu işi yüzlerce kere yaptıklarından ve Küba’da herhangi bir iş yaparken rom içmek çok normal olduğundan tren hareket eder etmez rom içmeye başlamışlardı. Ben de trenle ilgili kısa bir analiz yaptıktan sonra hemen kaynaşıp onlarla rom içmeye başladım. Saat sabah 10 civarında idi başladığımızda. Ve tabi ki bu rom macerası da, benim aldığım son şişenin bitmesine kadar devam etti.


Tren 2 tane durakta duruyor ve size serbest zaman veriyorlar. Bu serbest zamanda ister gezip ister yemek yiyebiliyorsunuz. Ben gezmeyi tercih ettim. Özcan Deniz burada da karşıma çıktı. Hediyelik eşya satan bu abla da kendisini çok beğeniyormuş.


Tren çalışanları bana mola yerlerinden birinde bir amcanın kendi meyve ve kahve bahçesini çok komik bir bedele gezdirdiğinden bahsetmişlerdi. Ben de hemen bu güzel fırsatı değerlendirmeye karar verdim. Bu sırada çevredeki köylüler de bahçelerinden dönüyorlardı.


Evini ve bahçesini ziyaret ettiğim amca beni evinde misafir etti, yetiştirdiği meyveleri tanıttı ve sonunda da kahve ağaçlarını anlattı bana. Gezinin sonunda evindeki kahvelerden gösterdi ve son olarak kendi pişirdiği bir kahveyi de ikram etti.



Bu şekilde güzelce geziyi bitirdim ve döndüğümüz noktada çantayı sağ salim sahibine teslim ettim. Onlar da jest olsun diye beni akşam gidecekleri restorana davet ettiler ve akşam buluşmak üzere ayrıldık.

Odaya gittim, biraz dinlendim, günün değerlendirmesini yaptım, hesap kitap derken, param biraz azaldığı için bankadan para çekmem gerektiğine karar verdim. Yemeğe gitmeden önce bankaya uğradım. Bu arada önemli bir tavsiye, Küba’ya gelirken kesinlikle Amerikan Doları getirmeyin yanınızda. Çünkü çevirme işleminde ciddi bir komisyon ödüyorsunuz. Bana arkadaşlarım bunu söylemediği için ben bu komisyonu ödedim. Yanımda iki kredi kartı bir de banka kartı vardı. Bu arada eminim ileride değişecektir ama Küba’da bankamatiklerden para çekmek çok yaygın bir şey değil ama özellikle turistik yerlerde mümkün.

Bankamatiğe girdim, önce banka kartımı taktım, adımları takip ederek sona geldim ve bir anda kartı geri verdi. Aynı işlemi diğer iki kredi kartımla yapınca da aynı durumla karşılaştım. Küçük bir panik durumundan sonra, bankamatik ekranında “Visa” ifadesini gördüm. Kendi kartlarıma bakınca “Mastercard” olduğunu gördüm hepsinin. Sonrası kafamda deli sorular. Para çekememek gezimi ciddi biçimde kısıtlayacaktı ve bir çözüm yolu bulmalıydım. Buraya kadar kısıtlanmak hiç istediğim bir şey değildi. Kafamda bunları döndürerek arkadaşlarla buluştum.

İstanbul’da bir özel bankada çalışan üç kadın ve bir arkadaşlarıyla beraber Küba’yı gezmeye gelmişler onlar da. Farklı rotalar izlemişiz ama yollarımız Trinidad’ta kesişmiş, iyi ki de öyle olmuş zira gezimi kurtaran onlar oldu. Yemek için çok güzel her tarafında camdan eşyaların olduğu bir yer ayarlamışlar.

Canlı müzik ve dans zaten oradaki yemeklerin olmazsa olmazı. Hep beraber dans da ettik ama benim kafamdaki para konusu bir taraftan çıkmıyor. Yeni tanışmış olsam da bir çare olarak bu ekipten borç istemek geldi aklıma. Ama eyleme geçmeden önce kafamda baya döndürdüm konuyu. Yemekten sonra dans edilen bir bara gittik, orada da iyice düşünüyorum ama bir taraftan da yeni tanıştık bu adam dolandırıcı mıdır diye kesin düşünürler deyip içime çekiyorum tekrar. İyice düşündükten sonra aman ne yapalım deyip konuyu açtım. İçlerinden birinde ciddi bir şüphe hissettim. Onun haricinde gayet anlayışlı yaklaştılar ve grubun kasasını tutan arkadaşın fikrine başvurup benim gezimi kurtaracak bir parayı bana oracıkta verdiler. Ve bu şekilde tatilimin gidişatını kurtarmış oldular. Bu arada ben de hemen TL hesabımdan EFT yaparak borcumu ödemek istedim ve internet çeken meydana gittim. Bütün aşamaları tamamlamıştım ki bayram tatili olduğu için EFT yapmama izin vermedi sistem ve borcumu tatil olmayan başka bir gün ödedim.

Saat ilerlemişti ama kimse dönmek istemiyordu, o yüzden birkaç mekana daha baktıktan sonra beğenmediğimiz için benim bir gün önceden keşfettiğim bir parka yerleştik. Köşede bira ve pizza satan dükkanda alkol ihtiyacımızı karşılayarak sohbet ederken yanımıza eşcinsel iki arkadaş geldi. Çok sempatik ve hoş sohbet insanlardı.


Konu doğal olarak Küba’da eşcinsel olmanın zorluklarından, buna rağmen verdikleri mücadeleden açıldı ve ambargodan dolayı istedikleri kıyafetleri, takıları bulamama noktasına geldi. Bu sırada bizim kızların üstündeki kıyafetler ve takılar da baya ilgilerini çekmişti. Gecenin sonunda bizim kızlar tüm cömertliklerini göstererek verebilecekleri her şeyi verdiler. Bu şekilde güzel görüntülerle geceyi kapatmış olduk.


Ertesi sabah başka bir gezi için erkenden kalktım biraz da önceki günün sersemliği ile. Arkadaşların sayesinde gezime Trinidad ve sonrasında Che’nin mozolesinin olduğu Santa Clara ile devam ettim. Küba yine dönüp gezemediğim kısımlarını (adayı ortadan ikiye bölersek, doğuda kalan yarıyı gezemedim) gezmek isteyeceğim bir yer olarak aklımda kalacak. Castro sonrası şimdiden başlayan değişim sonrası nasıl bir yer olacağı ise herkesin merak ettiği sorulardan biri.


Hasta la victoria siempre...




668 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör