• emre

Kırklareli’den hayal ülke Priednestrovie’ye doğru…



2012 Ağustos ayında hayatımı çok etkileyecek bir iş değişikliği kararı vermiştim. Bundan önce 2.5 sene olan bir yerde maksimum çalışma sürem, bu değişiklikle 6 seneye yaklaşacaktı. Tam da bu değişiklikten önce uzun bir motosiklet yolculuğu yaptım. Selanik, Ohrid, Kotor, Dubrovnik, Hvar, Zadar, Ljubljana, Kuzey İtalya’daki Dolomitiler, Bled, Mostar, Saraybosna, Srebrenitsa ve Belgrad üzerinden Türkiye’ye dönüş şeklinde toplam 16 gün 6000 km olan bir gezi olmuştu. Şu an kahrolarak yazıyorum; o gezinin fotoğraflarını kaybettim. Benim için en vurucu olan kısmı ise Srebretnisa’da çektiğim fotoğrafların gitmesi oldu. Hala bir yerlerden çıkar mı diye umut ediyorum. Bu geziden sonra birkaç ufak gezi haricinde motosikletle gezmemiştim ve iyice özlemiştim. 2015 yılı Ağustos ayında yıllık izin kullanma zamanımı ayarlayınca uzun süredir düşündüğüm Karadeniz kenarından gidebileceğim kadar gitme planımı uygulamaya karar verdim. Plan Bulgaristan’dan girip Ukrayna’ya kadar çıkıp oradan davetli olduğum Belgrad’taki Balık Festivali’ne ulaşmaktı.

İlk durak Varna olacaktı. Bunun için Kırklareli’nin Dereköy sınır kapısından çıkarak Burgaz üzerinden Varna’ya gitmeye karar verdim. Slow Food’tan tanıdığım bir arkadaşım da tam o sıralarda orada olacaktı ve onunla görüşme şansım vardı. Kırklareli’nden çıkmadan önce değerli kardeşim Erhan’ı da ziyaret ettim.



Varna’da güzel bir akşam yemeği yiyip, bol sohbetli bir akşamdan sonra Romanya’da Köstence’ye doğru yola koyuldum. Köstence’ye varmadan Bulgaristan tarafında Kaliakra diye bir burna uğradım arkadaşımın önerisi ile.



Kaliakra Osmanlı-Rus deniz savaşlarına sahne olmuş. Aşağıda Osmanlı gemi filosunu 1791’de yenen bir kaptanın heykeli var.


Kaliakra’da kısa bir mola verip dinlendikten sonra sınıra dola yola devam ediyorum.




Köstence’de de beni bekleyen arkadaşlarım var. Onlarla nasıl buluşacağımız tam olarak net olmadığından sınırı geçmeden haberleşiyoruz. Hemen Bulgaristan sınırına yakın bir sayfiye yerinde olduklarını ve dalış yapacaklarını söylüyorlar bana. Yıllarca coğrafya derslerinde Karadeniz’de görüşün düşük olduğunu öğrendiğimizden dalış ilginç geliyor ama daha önce yapmadığım için değişik bir taraftan da. Onlarla buluşup kısa bir eğitimden sonra ben de dalıyorum. Deniz o gün çok dalgalı ve bulunduğumuz plajın açıklarında bile derinlik çok değil. Tüplü dalış yapıyoruz ama 3-5 metreyi geçmeyen derinliklerde geziniyoruz. Bütün bunlara rağmen keyifli bir tecrübe oluyor ve dalış sonrası kutluyoruz bunu Romen arkadaşlarım, Adrian ve Cristian ile.



Romanya’dan hedefim Odesa’ya ulaşmak. Fakat aradaki geçiş ile ilgili bir sürü net olmayan olasılık var çünkü Romanya Ukrayna arasındaki sınırı meşhur Tuna nehri oluşturuyor. Adrian ve Cristian ile bütün olasılıkları konuşuyoruz ve sonunda Galati’ye çalışan araçlı bir tekne olduğunu öğreniyoruz ve ona ulaşmaya karar veriyorum. Birçok yerde olduğu gibi burada da rüzgar enerjisi yanımda. Romanya’da dünyanın en büyük projelerinden biri var, onun yanından geçerek tekneye doğru gidiyorum.




Galati civarında teknenin kalktığı yeri buluyorum, bileti alıp motosikletli olmanın avantajı ile en ön sıraya geçiyorum. Yeni tekne geliyor tam tekneye binmek için motoru çalıştıracağım marş basıyor ama motor çalışmıyor. Basıyorum, basıyorum yok olmuyor, almıyor. Kısa süreli bir panikten sonra bu geziden önce motoru servise soktuğum için Borusan Oto’daki arkadaşlarımı arıyorum, onlar da beni yine servisten tanıdığım motorun her detayını bilen arkadaşa yönlendiriyorlar. Biraz konuşuyoruz problem marş motorundan gibi gözüküyor ama net bir şey belli değil. Motorun başında öyle bakıyorum motora. Sonra tekrar atlıyorum üstüne, ısrarla basıyorum marşa sonunda üç beş denemeden sonra çalışıyor. Tabi bu arada benim beklediğim tekne gitmiş durumda. O şekilde diğer tekne gelince biniyorum. Biniyorum ama ya karşıda inemezsem diye tırsıyorum bir taraftan da.



Bozgergedan (motorumun adı) birçok türküye ve hikayeye konu olan Tuna nehrinde karşıya geçiyor.



Galati’ye geçtikten sonra sınıra kadar gayet makul bir şekilde geliyorum öğle saatlerinde. Esas maceranın sınırda başlayacağından habersiz. Bütün evraklarımı veriyorum ve sonrasında anlamadığım bir şekilde saatlerce bekletiliyorum. Küçük bir odaya alıyorlar beni ve bekletiyorlar. Sonra biri geliyor bir şeyler soruyor gidiyor, tekrar geliyor az kaldı diyor derken toplamda yaklaşık üç saat sadece sınırda anlamsız şekilde bekleyerek kaybediyorum. Bu arada deliriyorum ama faydası yok. Sınırdan sonra Odesa’ya yaklaşık 300 km yolum var ve gidince gezmek istiyorum o yüzden aklım yaşadıklarımda, sınırı geçer geçmez yola koyuluyorum. Yolların nasıl olduğu hakkında en ufak fikrim yok bu arada, ne kadar kötü olabilir ki diye düşünüyorum hep. Ukrayna’da sınırdan Odesa’ya kadar gittiğim yol araba ve motosiklet dahil gittiğim en kötü yol çıkıyor. Yoldaki çukurlardan motosikletle bile kaçma şansı bulamadım. Akşama doğru yollardan bir sahne.



Harika yollar !! sayesinde akşam 21 gibi otele girebiliyorum ancak ve bir Pazartesi günü Odesa’da olmanın çok da anlamlı olmadığını dışarı çıkınca anlıyorum. İnanılmaz yorgunum ama hemen duş alıp kendimi dışarı atıyorum. Sahil bölgesinde bir tur atıyorum, birkaç yere uğruyorum ama hayat yok o yüzden bir şeyler yiyip otele dönüyorum. Sabah erken kalkıp, şehri biraz gezdikten sonra yola çıkmaya karar veriyorum. Potemkin Zırhlısı filminin merdivenleri, eski merkez gibi görülecek yerler olduğunu biliyorum Odesa’da. Onları düşünerek güzel bir uyku çekiyorum.

Sabah otelde kahvaltıyı yaptıktan sonra düşüyorum yollara. İlk olarak kendimi Potemkin Zırhlısı’nın merdivenlerine atıyorum.



Şehir merkezine gitmek için çok çok eski bir tramvaya biniyorum. Tramvay için biletleri üzerine reflektörlü bir yelek giyen sempatik bir teyze kesiyor.



Öğle saatlerine kadar şehri gezdikten sonra, Moldova’ya doğru yola çıkıyorum, hedefim akşamı Kşinev’de geçirmek. Keyifli bir şekilde yola çıkıyorum ama yine Ukrayna yolları müthiş. Neyse ki bu sefer hiç gece yolculuğu yapmıyorum o yüzden kısmen rahat. Ukrayna’dan direkt olarak Moldova’ya girmeyi planlıyorken birden karşıma hiç tahmin etmediğim bir sınır kapısı geliyor. İniyorum motordan ilerliyorum falan, başka bir ülke olduğu şokuyla karşılaşıyorum. Aşağıdaki fotoyu çekiyorum ama çektiğim başka birkaç fotoyu beni gören güvenlik sildiriyor.



Durumu anlamaya çalışıyorum, birkaç ofise girip çıkıyorum ki olay orada netleşiyor. Burası aslında nerdeyse hiç kimsenin tanımadığı ayrı bir ülkeymiş. Ya da özerk bölgeymiş de diyebiliriz. Tamam olsun sorun yok ama gezdiğim tüm ülkeler için yaptırdığım ne yeşil sigorta burada geçiyor ne de vizem geçerli. Ne yapacağız diyince cevap basit tabi ki; parayla alabiliyorsunuz. Yine zaman sıkıntım var ve bir sürü gereksiz evrak işiyle uğraşıyorum, ciddi zaman kaybederek devam ediyorum. Bana Priednestrovie’den sadece Dinyester nehri kenarındaki bu hoş manzaralar kalıyor. Bu arada bölgeye aynı zamanda Transnistria da deniyor.



Sonradan okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla burası Moldova’dan ayrılmak isteyen özerk bir bölgeymiş ama şu anda resmi olarak Moldova’ya bağlıymış. 1992 yılında yaşanan savaş ve sonrasındaki ateşkesten sonra Moldova ve Rusya’nın dahil olduğu üçlü bir grup bölgenin kontrolünü sağlıyormuş. Bölgeden çıkarken namlusunu yola doğrultmuş Rus tankı da bu üçlüden kontrolün kimde olduğunu gösteriyor.



Kafamda deli sorular Kşinev’e doğru yol alırken geçtiğim bölgenin güzelliğinin keyfini çıkarıyorum. Kişinev’de kalacağım otele geldiğimde aklıma geliyor ödediğim vize ve sigorta bedelinin üstünü kendi para birimlerinde geri veriyorlar, başka hiçbir yerde geçmeyen para birimleriyle.



Otele yerleşir yerleşmez şehri gezmeye çıkıyorum, kendimce güzel bir restoran bulup oturuyorum ki yan masa dahil birkaç masa daha Türk. Yemek yiyip biraz dolandıktan sonra otele dönüp ertesi gün beni bekleyen Romanya dağlarını düşünerek uykuya dalıyorum. Bir sonraki yazı Romanya’daki müthiş Transfagarasan ve Transalpina yolları üzerine…



211 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör