• emre

Transfagarasan’dan Transalpina’ya Romanya Dağları



Kişinev’den Transfagarasan’a giderken heyecanlıyım. Transfagarasan diye yazıyorum ama Romen harfleriyle değişik bir yazılışı ve okunuşu var. Değişik okunuşu olduğu kadar kendisi de çok keyifli ve değişik bir yol. Transfagarasan’a doğru yol alırken yol kenarında bu küçük arkadaşı görünce duruyorum. Çat pat birbirimizi anlamadan iletişim kurmaya çalışıyoruz, benim nerdeyse hiç Romencem olmadığından birkaç gülücük sonrasında yola devam ediyorum.


Biraz yol aldıktan sonra yolun girişine doğru geliyorum. Transfagarasan'a doğru ilerlerken geçtiğim yerler yolun nasıl olacağı hakkında fikir veriyor.





Transfagarasan yol olarak Çavuşesku tarafından askeri bir güzergah olarak yaptırılmış. Adını da Fagaraş Dağları’ndan alıyor ki yol bu dağlardan geçiş için yapılmış. Transalpina’dan sonra da ülkenin en yüksek ikinci asfalt yoluymuş. Bu bilgiler de önemli ama yola girdiğiniz zaman gerçekten kendisine çekiyor yol sizi, biraz anlatılmaz ama yaşanır bir his. Zaten benim de ağzım kulaklarımda bir selfie yapıştırıyorum hemen 😊



Bu şekilde devam ediyorum, geçeceğim yolu tepeden gördükçe inanılmaz bir heyecan kaplıyor içimi. Tamamen doğanın içinde iki şerit kıvrıla kıvrıla giden bir yol.




Bir taraftan da konaklamak için bir yer bakıyorum yavaştan çünkü hava kararmaya yaklaşıyor. Yolun ortalarında bir yerde Balea Gölü var ve gölün hemen kenarında bir bina var. Hemen usulca yanaşıyorum ve akşam konaklamak için yer var mı diye soruyorum. Gittiğim binada değil ama diğerinde yer gösteriyorlar. Odamdan diğer binayı şu şekilde görüyorum.



Müthiş bir dağ havası eşliğinde akşam yemeğini yedikten sonra odama çekilip dinleniyorum. Böyle yerlerde çok güzel dinleniyorum ben, akşam çok da yapacak bir şey olmadığından erkenden yatıyorum. Sabah da erkenden kalkıp kahvaltımı yapıyorum ve harika manzara eşliğinde yola düşüyorum yine.



Yola baktıkça insanın gidesi geliyor, öyle bir his bırakıyor insanda Transfagarasan.



En yüksek ikinci asfalttan en yüksek asfalt olan Transalpina’ya giderken yol üstünde Vidraru Barajı denk geliyor. Bu barajla ilgili en çok sevdiğim ve aklımda kalan barajın sembolü olan maskot.




Başıma geleceklerden habersiz yola devam ediyorum. Transfagarasan’dan devam edince daha önce planlamadığım önemli bir nokta olduğunu görüyorum yol üzerinde, Poenari Kalesi. Poenari diyince çok çağrışım yapmıyor ama Kont Drakula diye söyleyince eminim herkes için az çok bir şey uyandırıyordur. Kont Drakula olarak anılan III. Vlad bölgenin potansiyelini anlayarak, bu kaleyi restore ettirmiş ve zamanının erişilmez ve fethedilmez noktalarından biri haline getirmiş.



Kalenin Drakula efsanesi haricinde günümüzde başka bir efsanesi daha var. O da kaleye ulaşmanın tek yolunun kimi kaynaklara göre 1400’ün üstünde kimi kaynaklara göre de 1800 civarında olan merdivenden olması. Ben de çıkarken ilk başta saymaya başladım ama sonra pes ettim 😊



Merdivenlerin sonu ve kaleye varış. Burada çok önemli bir dershanemizde gördüğüm ulvi bir lafı anmayı borç bilirim: “Yokuşta akmayan ter, inişte gözyaşı olur”.



Kalede önceden yaşanmış olaylarla ilgili çok gerçekçi canlandırmalara rastlamak mümkün.




Doğal olarak iniş çıkış gibi olmuyor, yüzüm gülüyor, çıkanlara da az kaldı diyerek gaz verip bir çırpıda kendimi aşağıda buluyorum. İndiğimde kardeş bir motorcu ile karşılaşıyorum, rotalardan ve nereli olduğumuzdan konuşuyoruz. Amerikalı ve Almanya’da yaşıyor, işini soruyorum konuyu geçiştiriyor. Sonradan sohbet devam edince baklayı çıkarıyor ağzından, Almanya’da NATO için çalışıyormuş.



Kaleden sonra dosdoğru Transalpina’ya doğru sürüyorum. Transalpina’da Romanya’nın en yüksek geçidi imiş. Bugün Transalpina çevresinde bir yerlerde kalmayı planlıyorum.



Transalpina da güzel bir yol ama ne yalan söylim Transfagarasan tadını vermiyor. Yine de gidip görmeye değer tabi ki oralara gitmişken.




Transalpina’yı geçtikten sonra nerede kalayım diye düşünürken, ara bir yola giriyorum, yol gidiyor da gidiyor, arada konaklama mekanları görüyorum ama çoğu kapalı. İlerledikçe buraların aslında kış sporları için kullanılan yerler olduğunu anlıyorum. Fakat yolun sonunda baya ciddi bir otel kompleksi ile karşı karşıya geliyorum. Diğer tuttuğum yerlerden pahalı ama kendime bir hediye verebileceğimi düşünüp giriyorum.



Hatta otelin havuzu ve jakuzisi de varmış, odaya çıkar çıkmaz hemen atıyorum kendimi jakuziye. Hak ettim bu kadar lüksü 😊



Sessiz sakin bir gecenin ardından artık son hedefim Belgrad’a doğru son gün sürüşüne başlıyorum. Yol üstünde yine bir kale daha geziyorum, Sırbistan’a geçmeden. Huneodora Kalesi diye geçen ve Avrupa’nın en büyük kalelerinden biri. Aynı zamanda Romanya’nın yedi harikasından. Demek ki her ülkede yedi harika var.



Bu kalede de Türkler’in etkisi devam ediyor. Hatta kale içindeki su kuyusunun kazma işlemi ile ilgili bir rivayeti yazmışlar. Rivayete göre su kuyusunu üç tane Türk mahkuma kazdırmışlar ve karşılığında da özgürlüklerini bağışlayacaklarmış. Fakat bu sırada sözü veren kale sahibi ölünce karısı, kocasının verdiği sözden vazgeçmiş ve mahkumları öldürmüş. Mahkumlar da son istekleri olarak bir taşın üstüne; “Suyunuz olabilir ama ruhunuz yok.” yazmışlar.




Kaleye son bir kez daha baktıktan sonra yola devam ediyorum. Sırbistan’a geçmeden arada yorgunluk bastırıyor biraz, yol kenarına çekiyorum ve kestiriyorum. Motosikletle yolculuk yaparken ne zaman yorulsam hemen yeşil bir yol kenarına çeker dinlenirim, benim için güzel bir keyif oldu bu artık.




Davetli olduğum Belgrad Balık Festivali’ni düzenleyen dostlarımla içtiğimiz rakijalar sonrası bu veda pozunu veriyorum. Bu arada eğer Belgrad’a giderseniz mutlaka Restoran Vodenica’ya uğrayın. Mekanın sahibi (fotoda kendisi yok ama iki oğlu var) Nenad muhteşem bir insan ve restorandaki her şey çok lezzetli.


Yeni maceralar yolda, gezmenin sonu yok...


150 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör